İçeriğe geç

Bakınız; Uhud’da başına gelen onca ciğersûz hâdiseler dahi, Allah Resûlü’nü darıltmamış, küstürmemiştir. Dişi kırılmış, miğferin halkaları yüzüne saplanmış, hatta, Ebû Ubeyde bunları, Allah Resûlü’nün yüzünden çıkarabilmek için kendi dişlerinden olmuştur.173 Bütün bunlara rağmen yüzü-gözü kan-revan içinde İki Cihan Serveri sadece şöyle demiştir:

اَللّٰهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Allahım, kavmime hidayet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar!”174(Bilmiyorlar, şayet benim peygamber olduğumu bilselerdi böyle yapmazlardı). Nitekim daha sonra O’nu öğrendiklerinde, onlar da canlarını Allah Resûlü’nün önüne bezledeceklerdi. Demek ki o zaman bilmiyorlardı. Bu ve benzeri hâdiseler, bize Allah Resûlü’nün sadr u sinesinin, ne denli inşirah ve genişlik içinde olduğunu gösteriyor. O ve diğerleri “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüzdüler.” Başları yarılsa, dişleri kırılsa şikâyet mânâsına ağızlarından bir “of” dahi çıkmazdı.

“Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar, Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!”

Evet; her nebi, âdeta: “Ağyâr ateşine yakmadıktan sonra ne yaparsan yap, gam izhar etmem.” der ve yoluna devam eder.

Hz. Nuh, Kur’ân’ın ifadesiyle kavmine şöyle seslenmektedir: يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلَالَةٌ وَلٰكِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ“Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok. Fakat ben, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”175

Hz. Nuh’u böyle konuşturan, hiç şüphesiz kavminin kendisine sapıklık isnat etmesiydi. Onlar, o büyük nebiye saygısızca davranıyor ve: إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ“Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.” diyorlardı.176

Bugün de değişen bir şey yoktur. Denilenler hep aynı mânâya gelen yakıştırmalardır. Sen sapıksın, sen mürtecisin, sen asrın gerisinde yaşıyorsun ve daha neler neler!..

196