İçeriğe geç

Yine O, hiçbir beşere nasip olmayacak ölçüde arkadaşları tarafından sevilen bir insandı. Meselâ “Mâ-i Recî’” Gazvesi sonunda, Hubeyb b. Adiy (radıyallâhu anh), gözü dönmüş, kin ve intikamla köpürüp duran azılı kâfirler tarafından idam sehpasına çıkarıldığında, şu soruya muhatap olmuştu: “Şu anda senin yerine Muhammed’in idam edilmesini arzu eder miydin?” Cevap kesindi, netti, tavizsizdi:

“Hayır, vallahi, benim kurtuluşum pahasına dahi, O’nun ayaklarına bir dikenin batmasına razı olamam.” Ve Hubeyb, idam sehpasında verdiği bu cesaret örneğinden sonra ellerini açar: “Yâ Rabbi, buraya gelirken Senin Habibine veda edemeden geldim, benim selâmımı O’na ulaştır.” der. Tam o esnada Allah Resûlü ashabıyla oturmuş konuşurken, birdenbire doğrulur ve “Selâm sana ey Hubeyb!” der. Yanındakiler ne olduğunu sorunca da gözyaşları içinde: “Müşrikler Hubeyb’i şehit ettiler. Son anında bana selâm gönderdi ve ben de selâmını aldım.” buyururlar.8

Aradan asırlar geçmesine rağmen, hâlâ inanan her insanın gönlüne inşirah salan ayrı bir tablo daha: Hz. Sümeyra, Uhud’da Allah Resûlü’nün şehit edildiğini duyunca, soluğu Uhud dağının eteklerinde alır… Orada kendisine şehit olmuş “baban”, “kocan”, “çocukların” denilip naaşları gösterildiğinde, o bunlarla hiç ilgilenmez ve mütemadiyen her yerde Allah Resûlü’nü arayarak şöyle mırıldanır: “Resûlullah’a ne oldu?” Bir ara “İşte Resûlullah şurada.” denince, kendini O’nun önünde yere atar ve كُلُّ مُصِيبَةٍ بَعْدَكَ جَلَلٌ “Artık Sen (hayatta) olduktan sonra bütün musibetler hafif gelir yâ Resûlallah.” der.9 İşte Allah Resûlü kalb ve gönüllerde böyle yer etmişti.

12