İçeriğe geç

İkinci olarak, tâbiîn döneminde maddî cihad kılıcı bir ölçüde kınına konmuş ve mânevî cihad, “cihad-ı ekber” denilen nefisle cihad en büyük vazife hâline gelmiştir. Nefs-i emmareyle yaka-paça olup nefs-i levvameye, oradan nefs-i mülheme, mutmainne, râdiye, mardiye, sâfiye mertebelerine ulaşma ve: رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ“Allah, onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldu.”6sırrına erme mücadelesi vermiştir tâbiîn. O kadar ki, Mesruk, Mekke-i Mükerreme’de kaldığı sürece, sağ veya sol yanını yere koyup yatmamış ve hep Kâbe karşısında secdede uyumuştur. Hastalandığı zaman kendisine: “Biraz dinlenmeyi düşünmez misin?” dediklerinde şu cevabı vermiştir: وَاللّٰهِ لَوْ أَتَانِي اٰتٍ فَأَخْبَرَنِي أَنَّ اللّٰهَ لَا يُعَذِّبُنِي لَاجْتَهَدْتُ فِي الْعِبَادَةِ “Allah’a yemin olsun ki; gâibden-semadan birisi gelse de bana ‘Allah sana kat’iyen azap etmeyecek!’ dese, ben yine eskiden olduğu gibi aynı ciddiyet ve azimle ibadet etmeye devam ederim.”7 Zaten, onun efendisi, bizim efendimiz, Kâinatın Efendisi de (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı şeyi söylememiş miydi? يَا عَائِشَةُ! أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا“Ey Âişe, ben, şükreden bir kul olmayayım mı?”8

2. Mâneviyatıyla Tâbiîn

503