Hâlbuki, hayatımızın nuru, ziyası, cilâsı.. şaşırmayalım diye yolumuzun iki yanına konan reflektörler ve işaret taşları mesabesindeki sünnet-i seniyye öyle mühimdir ki, onsuz en büyük velilerin rehberliği bile, gidip Cennet yamaçlarına, Cemalullah’ı müşâhede rasathanelerine dayanan bu upuzun yolda yetmez ve çok fazla bir şey vaad etmez.
İmam Rabbânî gibi pek çok büyük zevat şu kanaatı izhar ederler: “Seyr u sülûk-i ruhanîde görüyoruz ki, sünnet-i seniyyeye ait nurlarda bir farklılık, bir başkalık var. Evet semalarda pervaz eden en büyük velilerin rehberlik ve kuvve-i kudsiyeleri dahi, sünnet-i seniyyenin en küçük meselesi kadar parlak ve emniyet vaad edici değildir.”11 Zira, sema-i vilâyette ne kadar büyük insan varsa, hepsi Hz. Muhammed Güneşi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında birer peykten ibarettir. Güneşin etrafındaki peyklerin ışığının güneşe nisbeti ne ise, velilerin nurunun da, “feyz-i akdes” ve “feyz-i mukaddes”in ilk aksettiricisinin nuruna nisbetleri odur.
Zeminde yaşarken zeminin hakkını bile vermekten uzak zavallıların, güneşe balçık atıyor gibi semaya ait hakâiki ve ötelere ait cevherleri kritiğe tâbi tutmaları, sadece kendi densizliklerini gösterecektir.. gösterecektir de, sünnet hep gürül gürül sözünü söyleyecek, soluklarını vicdanlarımıza duyuracak ve gelecek yıllar, “sünnet yılları”, “Hz. Muhammed yılları” ve “Kur’ân yılları” olacaktır.
1 Zekiyyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûlü’l-fıkh) s.100; M. Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâ fi’t-teşrî’i’l-islâmî s.61.