Hazreti İsa (aleyhisselâm) bilindiği üzere Yahudilerin elinde maddenin –haşa– mabut seviyesine çıkarıldığı bir dönemde gelmiştir. O, bu düşünceyi tadil etmek için çok gayret sarf etmiş, fakat netice itibariyle getirdiği din, müntesipleri tarafından tamamen ruhanî bir mahiyete sokulmak istenmiştir. Âdeta ifrattan tefrite bir savrulma yaşanmıştır. Aslında o, şeriat itibarıyla genel olarak Tevrat’ın ahkâmıyla mükellef olmakla birlikte, aynı zamanda o güne kadarki tahrifatı düzeltmekle de vazifelidir. Dolayısıyla Yahudilikte –zekât ve sadakayla ilgili ahkâm dâhil– geçerliliği olan hükümler, aslî hüviyetiyle Hristiyanlıkta da tatbik edilecektir. Başka bir tabirle şayet İncil, zekât ve sadaka konusunda sükût ederek herhangi bir hüküm bildirmemiş olsaydı, zaten hükümlerini uygulamakla yükümlü oldukları Tevrat’ın bu noktadaki ifadeleri, İncil mensuplarını da bağlayacak ve ona göre amel edeceklerdi. İncil’in daha çok bir ahlâk kitabı konumunda olduğu göz önüne alınacak olursa, aynı zamanda bunun zarureten böyle olduğu görülecektir. Kaldı ki İncil’de gerek doğrudan, gerekse dolaylı ifadelerle zekât ve sadakayı anlatan bir hayli âyet bulunmaktadır. Yukarıda da üzerinde durmaya çalıştığımız tahrif mülâhazası mahfuz, mevcut İncil’de, infak ve fakirlik konularında şu beyanları görüyoruz:
“Sakının ve insanlara olan iyiliğinizi gösteriş için yapmayın; yoksa göklerde olan Babanızın önünde karşılığınız olmaz. Şimdi, sen sadaka verdiğin zaman, ikiyüzlü adamların insanlardan hürmet görmek için, havralarda ve sokaklarda yaptıkları gibi, önünde boru öttürme. Doğrusu size derim: Onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sadaka verdiğin zaman, sol elin sağ elinin ne yaptığını bilmesin; sadakan gizli olsun. Gizliyi gören Baban da sana ödeyecektir.”132