5- “Vahdet-i vücud”a mesnet olarak îrad edilen delillerin hemen hepsinde, davaya delâletten daha ziyade ikilik hissi müşâhede edilmektedir.
6 – Kur’ân-ı Kerim’in büyük bir kısmı, itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere de ceza vaad ve tehdidini ifade etmektedir. “Vahdet-i vücud” anlayışı içinde bu âyetlerden bir şey çıkarmak imkân haricidir. Zira, “İtaat eden kim? Nimet nerede? Suçlu kim? Azap nedir?” sualleri buna göre hiçbir zaman cevap bulamayacaktır.
7- Bütün eşya O’ndan ibaret ve bir sel gibi akıp giden hâdiseler, O’nun bir çeşit tezahürü kabul edildiği takdirde, şirki ve müşriki, putu ve putperesti kınamak haksızlık olacaktır. Zira, madem her tekevvün O’nun tezahürüdür, bahsedilen şeyleri de O’ndan ayrı görmek düşünülmemelidir. Hâlbuki, tevhid akidesini tespit eden Kur’ân ve Sünnet, aynı zamanda putun ve putperestliğin de en büyük hasmıdırlar.
8- “Vahdet-i vücud”un, ikinci zümreye göre izah edilmesi hâlinde, maddenin kadîm olduğu hükmü hissedilmektedir. Bu ise, bilicmâ küfürdür. Ve… ehlullah böyle bir küfrü irtikâptan kat’iyen müberradır.
Bütün bunlardan sonra, mutasavvifeye isnat edilen vahdet-i vücud mesleğiyle, felsefî vahdet-i vücud mesleği arasında, daima açık farklar da göze çarpagelmiştir.
Felsefî vahdet-i vücud (panteizm) zâhiren mutasavvifenin vahdet-i vücud anlayışıyla alâkalı görülse bile, felsefî -nazarî olarak- Allah ile âlemi; bir şeyden ibaret görmektedir ki, bu da şu iki ana bölümde hulâsa edilebilir:
1- Yalnız Allah, hakikî bir varlıktır; âlem bir kısım tezahürâtın (manifestations), yahut meydana gelmeler, sâdır olmaların (emanations), heyet-i mecmuasından başka bir şey değildir ki, “Spinoza”nın görüşü de budur.