Başta, misal olarak bir ikisini arz ettiğim, tasavvuf büyüklerinin de, bu istikamette ifade ettikleri şeyler küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ne var ki soruya cevap sadedinde, bütün bir “vahdet-i vücud” tarihini ele almaya imkân olmadığı gibi gerek de yoktur. Biz burada sadece bir iki misale temasla iktifa edeceğiz:
Evvelâ, Kur’ân-ı Kerim’den ilk iki âyeti, muhkemât’a hamlederek, Kelâm-ı İlâhî’de herhangi bir zıtlığa meydan vermeden, mâkul bir tefsire gitmek en isabetli yoldur ki, şimdiye kadar büyük tefsirciler de hep böyle yapmışlardır.
Bu tevil, ister fiilin -kimden sâdır olursa olsun- Allah’a ait olduğunu ifade etsin, ister bir mucize mânâsını ifade etsin, ister en şerefli kulunun fiilini, -onun şerefliliğini göstermek için- Zât-ı Ulûhiyetine izafe etsin, isterse güçlülük, isabet ve teyit mânâlarını kastetsin, çok fark etmez…
Aslında, delil olarak getirilen bu âyetlerde, vahdet-i vücuddan daha ziyade, eşyanın hakikatinin teyit edildiği görülmektedir. Zira, kâfir-mü’min ayrılığından, kâtil-maktul ayrılığından; muhatap ve üçüncü şahıs ayrılığından bahsediyor ki; bundan, vücud birliği çıkarmak ancak çok tekellüflü tevillerle mümkün olabilecektir. Hele, şahdamarından daha yakın olmayı ifade eden âyetten9, mezkur istikamette bir hüküm çıkarmak, kat’iyen mümkün değildir.
Hadis-i şeriflerde ise, vücud birliği şöyle dursun, apaçık çokluktan bahsedilmektedir. Kulun kurbiyet kazanacağı ana kadar, bir ikinci varlık olduğunu kabul edip de, belli bir zaman sonra birlikten bahsetmek, mutasavvifenin dahi kabul edemeyeceği bir hulûl ve ittihad akidesidir.
Hatta bu mevzuda ehlullahın vahdet-i vücudu teyit ediyor gibi görünen sözlerinde dahi, hep maksatlarının aksine, ikilik hissedilmektedir;
Dipnotlar
- 9 Bkz.: Kaf sûresi, 50/16.