Vâkıa Celâleddin Devvânî “Risaletü’z-Zevrâ’’ üzerine olan beyanlarıyla, Hakk’ın varlığının Zât’ının aynı olduğunu ve Zât-ı Hak’tan başka hakikî mevcud bulunmadığını ve buna göre, vücud, vücud olması itibarıyla, Hakk’ın vücudundan ibaret bulunduğunu ifade ediyor ki, bu da Allah’tan gayri bütün mevcudatın vücudunun, hakikî olmayıp, itibarî ve mecazî olduğunu anlatmaktan başka bir şey değildir. Devvânî, aynı eserde bir kademe daha ileri giderek, âlemin, Allah’tan başka birtakım müstakil varlıklar olarak mülâhazasının, hem vücud itibarıyla, hem de zuhur itibarıyla imkânsız olduğunu ifade eder. “Vücud itibarıyla âlemin var olması düşünülemez. Zira, Cenâb-ı Hak’tan başka herhangi bir şeyin bizzat mevcud olması imkânsızdır. Zuhur itibarıyla da mümkinatın hakikî var olması düşünülemez. Çünkü, bir şeyin zuhuru, ancak Hak’tan ibaret olan Vücud’a irtibatla meydana gelir. Buna göre Hakk’ın vücudundan başka müstakil hakikatler düşünülürse, o vücutla alâkalı mülâhaza edilmesi lâzım gelir ki, mevcudiyetine hükmedilebilsin. Demek ki, vehim ve hayal olarak itibar ettiğimiz hüviyetleri ve zatları asla mevcud saymamak gerektir.” der.
Muhyiddin İbn Arabî bir derece daha ileri giderek, bir tezahür ve yansımadan ibaret saydığı âlemin şu görülen hâli, aslâ mevcud ve hele devamlılık içinde bir mevcud olmadığını ısrarla ifade etmektedir. Allah (celle celâluhu) daimî tecellî etmekte, âlem de yenilenip durmaktadır. Bu tecellîler birbirini takip etmekte ve âlem her an bu tecellîlerle varlık ve yokluk arasında gelip-gitmektedir. Tecellîler o kadar seri ve kesilmeksizin cereyan etmektedir ki; devam edegelen varlık silsilesinde herhangi bir kopukluk da hissedilmemektedir.