Şu kadar var ki, O vefa âbidesi insan, ümmetinin diğer kısmını da unutmuş değildi. Kendine bağrını açan taşı toprağı dahi unutmayan O insan, asırlarca sonra dahi olsa, O’na ümmet olmayı şeref bilen ümmetini unutur muydu hiç? Her cumartesi Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası O’na ilk konaklık yapan yerdi. Mekke’den ayrılınca ilk defa O’na Kuba sinesini açmış ve “Burada kal yâ Resûlallah!” demişti. O da her hafta giderek bu vefa borcunu ödüyordu. Uhud’u da mutad vakitlerde ziyaret eder, Bakî’deki dostları için gözyaşı dökerdi. Son ziyaretinde de “Kardeşlerime selâm olsun.” demişti. Sahabe: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” dediler. “Onlar henüz gelmedi.” buyurdu.22 İşte O’nun “Kardeşlerim” dediği, günümüzde i’lâ-yı kelimetullah vazifesine omuz verenlerdir. Çünkü sahabe O’nun arkadaşlarıydı. O’nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, görmeden O’na biat edip, davası uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece dava-yı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O’nun kardeşleriydi. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara selâm gönderirken “Kardeşlerim” demişti. Belki de şu ifadelerin içinde hususî olarak, birbirini kardeş kabul eden ve kardeşte fâni olmayı şiâr edinen adanmış ruhlara da hususî bir iltifat vardı. O kendisine yakışır şekilde iltifat ederken, bu iltifatın muhatapları da liyakatlerini göstererek kendilerine yakışanı bir vazife şuuru içinde eda etmelidirler. Aksi tablo ise, O Büyük Ruhu her an dilgîr eder.
Onlar kendi devirlerine ait vazifeyi kendilerine has firasetle yerine getirdiler. Şimdi, aynı vazifeyi aynı şuurla yerine getirme vazifesi bugünün insanına düşmekte.
Dipnotlar
- 22 Müslim, tahâret 39; Nesâî, tahâret 110; İbn Mâce, zühd 36.