İçeriğe geç

O’ndaki sevgi ve şefkat işte bu mânâda hiçbir peygamberle dahi kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür. O’nun tarih-i hayatı yüzlerce şefkat ve merhamet misalleriyle örülmüş bir kanaviçe gibidir. Meselenin ledünnî cephesini ise bizim kavramamız mümkün değildir.

Burada, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ümmeti arasındaki sevgi farkına geçmeden bütün peygamberler için geçerli bir kaideyi söyleyeyim: Her peygamber kendi ümmeti içinde en çok kendi nübüvvetine vâris olanları sever. Bu umumî bir kaidedir ve Allah Resûlü de bundan müstesna değildir. Çünkü bütün peygamberlerin dünyaya geliş gayesi nübüvvete ait mânâları tebliğden ibarettir. Onlar, miras olarak geride kalanlara ne mal ne de makam bırakırlar.6 Bıraktıkları tek miras tebliğ ettikleri dindir ve o dinin esaslarıdır. O dine sahip çıkanlar öncelik sırasına göre elbette peygamberlerin de en çok sevdikleri kimseler olacaktır.

Kâinatın Efendisi bir hadislerinde mealen şöyle buyurdular: “Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve Ehl-i Beytim.”7

Ehl-i Beyt’e bu teveccüh, sadece sıhrî karabetten değildir. Bunda ince bir sır vardır ve Allah Resûlü bu sırra binaen Ehl-i Beytini nazara vermektedir. Zira, Ehl-i Beyt-i Nebevî, cibillî olarak Kitabullah’a ve Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun getirdiklerine sahip çıkmaktadırlar. Onun içindir ki, daha sonraki devirlerde onlara sahip çıkmak aynen dine sahip çıkmak gibi olmuştur. İşte bu hikmete mebni O, daha çok Ehl-i Beytini nazara vermektedir.

Diğer taraftan Allah Resûlü’nün davasını temsilde ve nübüvvet mânâsına sahip çıkmada vârisleri Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm ecmain) gibi zatlardır. Bunlar Efendimiz’in gerçek vârisleridir.

9