Bu noktadan hareketle şeriattan tarikata geçmek şeklinde ifade edilen anlayış ve düşünceye iştirak etmiyoruz. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, İmam Rabbânî Hazretleri, İmam Gazzâlî Hazretleri bizim için, görüşlerine itimat edebileceğimiz daha kuvvetli kimselerdir. Başkaları ise küçük kaplarıyla ve dar görüşleriyle meseleye ayrı ayrı ad ve namlar takmışlardır. Müsaadenizle bu meseleyi açıklayıcı mahiyette bir misal arz etmek istiyorum.
Mevlâna Celâleddin Rumî, Şems-i Tebrizî’yle karşılaştığında, Şems ona şöyle bir soru sorar:
– Hazreti Peygamber mi büyüktür, Cüneyd-i Bağdâdî mi?
Soru gariptir, zira Resûl-i Ekrem bütün feyizlerin menba-ı mukaddesidir, her güzel şey o deryadan fışkırır ve çağlar. İstifade ederlerse hepsi ondan istifade eder. Mevlâna bu sual karşısında şaşırır ve elbette ki Resûl-i Ekrem’in daha büyük olduğunu söyler. Bunun üzerine Şems-i Tebrizî, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin سُبْحَانِي مَا أَعْظَمَ شَأْنيِ “Kendimi tesbih ederim, benim şanım çok yücedir.”78 dediğini, Efendimiz’den ise مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Seni hakkıyla bilemedik ey Mârûf”79 dediğinin rivayet edildiğini ifade edip Mevlâna’dan bir açıklama bekler. Mevlâna bunu şu mânâya gelen sözlerle izah eder: Allah, Cüneyd-i Bağdâdî’ye bir kova kadar irfan kabı vermişti. Onu deryaya daldırınca taştı ve onun içinde boğuldu. Resûl-i Ekrem ise umman kadar geniş bir kaba sahiptir. İrfan adına içine ne girerse girsin onun ancak bir köşesini dolduracak, gerisi boş kalacaktır. Binaenaleyh hep o boşluğu hissederek O, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ diyecektir. Bu anlayış ve anlatışa Şems-i Tebrizî hayran kalır.