Üzerinde durduğumuz âyet-i kerimelere gelince: Yukarıda da temas edildiği gibi buraya kadar olan âyetlerde fezlekeleriyle beraber mesele mücerret olarak vaz’ edilmişti. Bu hâliyle, konuyu derleyip toplayıp, münafıklar hakkında, “Acaba bunların hâlet-i ruhiyesi ne idi; bunu tek tabloda görmek, göstermek mümkün müdür?” şeklinde zihinlerde bir beklenti oluşabilir. Zira gördük ki, onlar muhâdaa yapıyorlar, sürekli içlerinde olmayan şeyi izhar ediyorlar, dahası inanmadıkları hâlde inanmış gibi görünüyorlar, fesadı salah sayıyorlar, mü’minlere karşı başka türlü, kendi şeytanlarına ve reislerine karşı başka türlü tavırlar sergiliyorlar; öyle ki umumiyet itibarıyla reisleriyle beraber oldukları hâlde menfaatlerinden ötürü bir türlü mü’minlerden de alâkalarını kesemiyorlar.
Evet, işte böyle farklı hakikatler peşi peşine ifade edildiği için biz bunları tam tavsif edemiyoruz; daha doğrusu tam tersim edemiyor, resimler için bunlar budur diyemiyoruz. İşte burada her ne kadar konular çok canlı resimler hâlinde bize gösterilse de tam ihata edemediğimiz için, Kur’ân hepsini tek bir tabloda ve bir teşbih-i mürekkeble beyan ve ifade sadedinde bu âyet-i kerimede مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا buyurarak meseleyi daha bir tenvir buyuruyor.
Esasen burada değişik iki hâlet-i ruhiyenin tasvirinin verildiği, yani iki tip münafığın söz konusu olduğu hissediliyor. Yoksa bir misal irad ettikten sonra bir kere daha “muferrak” bir teşbihle aynı meselenin ele alınmasının Kur’ân’ın belâgat ve i’câzına pek muvafık düşmediği açıktır.