İçeriğe geç

Muhakkiklerin tefsirlerinde işaret ettikleri gibi öncelikle burada bir tekâbül sanatı söz konusudur. Bir önceki âyette detaylı olarak tasvir edilen Cehennem’di. Orada çırası, yakıtı insan ve taşlar olan; kâfirler için hazırlanmış bulunan Cehennem’den bahsedilmişti. Arkadan gelen bu âyette ise altından ırmakların çağladığı Cennet bağ ve bahçelerinden bahsedilmektedir. Evet, وَبَشِّرِ الَّذِينَ âyet-i kerimesi bir lazımî mânâya –mefhuma– atıf yaparak tekâbülü temin ediyor. Burada zâhiren doğrudan doğruya “vav”ı atfedeceğimiz bir şey yok. Atfın, atfedilen şeyle aynı cinsten olması lazımdır. Binaenaleyh buraya kadar gelen âyetlerin, cümlelerin mazmun ve fehvasından hâsıl olan mânânın lazımına “vav”la işaret edilerek Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle denmektedir: “Sen de bir kulsun fakat abd-i hâssın, Senin hususi bir vazifen var; şüphesiz bu vazife de tebliğ ve irşattır. Elinizdeki Mu’cizü’l-Beyan olan o kitap da Senin sıdkına sadık bir şahittir. Bununla, Hak tarafından Senin nübüvvetin tescil edilmektedir. Madem irşad ve tebliğ Senin vazifendir, bunun önemli iki rüknü de tergib ve terhibdir; buraya kadar inzarda bulunduğun gibi bundan sonra da tebşirde bulunacaksın. Evet, evvela bir terhibde bulundu isen sonra da tergibde bulunmalısın.” Demek ki buradaki “vav”, “fehva”nın lazımı üzerine atıf vazifesi görüyor.

Böyle bir makta’ ile başlayan mevzuun daha evvelki âyetlerle ve sûrenin başıyla da sıkı alâkası mevcut; zira Bakara Sûresi’nin başında Kur’ân-ı Kerim’den istifade edecek, sâlih, müttaki, müstakim kimseler anlatılırken, onların namaz kıldıkları, zekât verdikleri, infakta bulundukları ve kendilerine inen kitaba inandıkları gibi kendilerinden evvel inen kitaplara da inandıkları vurgulanır. Oradaki sâlih ve müstakim zümre ile buradaki müstakim grup aynıdır, arada işte böyle bir ayniyet mevcuttur.

514