Burada dikkat çeken bir başka husus da, Kur’ân-ı Kerim أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ derken, münafıkların kendilerinin de iz’an, ilim, akıl yürütme bir yana, şuurlarıyla dahi künhüne varamadıkları bir fesat içinde bulunduklarını göstermektedir. Evet, bu tür fesat içinde bulunan kimseler, partiler, hizipler her zaman kendilerini doğru sanmaktadırlar. Bu itibarla sanki Kur’ân: “Size diyorum; onlar fesatçıların ta kendileridir; ama kendileri bunun şuurunda değiller. Dolayısıyla da onlardan sulh u salah adına bir şey beklemek beyhudedir.” demektedir.
Hâlık’ın nazarında değer ifade eden şeyler sıfatlardır, cisimler değil. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) cismi itibarıyla belki Ebû Cehil gibi okkalı değildi.. ve tabiî şekil ve sureti hiç önemsemezdi.. hele olduğunun üstünde hiç mi hiç görünmezdi. Ayrıca, ne kavmiyle ne de kabilesiyle bir şey olduğu iddiasındaydı; ama o, Allah (celle celâluhu) nezdinde öyle bir kıymeti hâiz idi ki, onunla alâkalı Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bütün insanlığın imanı, Ebû Bekir’in imanıyla karşılaştırılsa onun imanı ağır basar.”[3] buyuruyor ve ondaki o iç cevhere dikkat çekiyordu. Evet, Allah (celle celâluhu) sıfatlara ehemmiyet vermekte ve onunla insanı değerlendirmektedir. Öyleyse kim Allah nazarında makbul olan sıfatları hâiz ise o artık olacağını olmuş demektir.
Bu açıdan Kur’ân-ı Kerim bize münafıkların müfsit olduğunu anlatıp muhataplarına, “Siz onları, sıfatlarıyla tanımaya bakmalısınız; şekle şemaile asla aldanmamalısınız; aksine münafığı düşünce, hâl ve tavırlarında tespit etmeye çalışmalısınız.” diyor ki أَلَۤا ile işaretlenen de işte budur.