Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi şereflendirdiklerinde orada mütevazi bir site devlet teessüs etti. Ardından her yerde birbirini takip eden fetihler başladı. Bu itibarla da haset cephesinin ümitleri her gün biraz daha sarsılıverdi. Hendek vakası olduğu zaman, onlar yaptıkları hıyanet sonucu artık Medine-i Münevvere’de yaşayamayacaklarını anlayarak gidip Hayber’e iltica etmişlerdi ki, orada da uzun zaman kalabileceklerine inanmıyorlardı. Dahası bilemiyorlardı ki, Cezire-i Arap’ta meydana gelen bu nur ve bu nurun hâsıl ettiği yüksek vakum bir gün kendi dışındaki her şeyi evirip çevirip kendine benzetecek ve mutlaka kendi desenini hâkim kılacaktı. Bilmiyorlardı, zira kıskançlık gözlerini kör etmişti. Bundan dolayı da, fetihleri gördükçe, o oluşuma katılıp o vücuttan bir uzuv, bir rükün olmaları ve o cereyan içinde yerlerini almaları gerekirken inatlarına takılıp yanlış yola girdiklerinden hastalıkları arttıkça artmıştı. Öyle ki nerede Müslümanlık adına bir fütuhata şahit olsalar, “Yine mi?” diyor ve hafakandan hafakana giriyorlardı. Nerede Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) uzanan bir yardım eli, bir destek görseler, “Yine mi O’na yardım yapılıyor?” deyip hasetle kıvranıyorlardı ve nerede İslâm’ın nuru, İslâm’ın güneşi şûlefeşân olsa tedirgin oluyorlardı.
İşte bütün bu hastalıklar, فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ beyanıyla gösteriliyor ki bu, onların kalblerindeki kinin, kıskançlığın, hasedin, nefretin dışa vurmasından başka bir şey değildi. Evet, işte bunlardı onların iç âlemlerini tahrip eden hastalıklar ve tabi bu hastalıklara sabebiyet veren de onların kendileri idi.
* * *
Meseleyi, kelime ve cümlelerin hususiyeti açısından ele aldığımızda o nükteler bize daha çok şey anlatacaktır: