وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ beyanına gelince, burada mâzi, cem-i müzekker sigasıyla bir keynûnet ifadesi söz konusudur. Bundan anlaşılan ise şudur; hidayet ve dalâlet, yaşana yaşana, terdatla, tekrarla insanın ruhunda bir mizaç ve tabiat hâlini almaktadır. Yani bir yönüyle hidayet, amelde ve pratik hayatta bir tekrarın ifadesi olarak rüsuh bulup sabitleştiği gibi dalâlet de bir alışkanlık neticesi olarak, insanda rüsuh bulmakta, bir daha da “dâll” olan kimseden ayrılmamaktadır. Binaenaleyh ister hidayet, ister dalâlet keynûnete bağlanarak anlatılmışsa o râsıhadır ve köklüdür ve وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ fehvasınca böyleleri asla hidayetin kokusunu dahi duymamış ve hidayet içine girememişlerdir. Onlar hidayet mevzuunda amelî durumlarıyla her şeyi değerlendire değerlendire farklı bir keynûnete sahip olamamışlardır. Daha önce de işaret edildiği gibi burada كَانُوا kelimesiyle مُهْتَدِينَ kelimesi aynı meseleyi anlatıyor gibidir.
اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَأٰبُ.