İçeriğe geç

Burada işârî olarak bir diğer hususu da arz etmekte yarar var: Bunlar, şehevât-ı nefsaniyelerine inhimak ettikleri, o atmosferde duyulan her şey şehevât-ı nefsaniye ve behîmî arzularının sesi soluğu olduğundan ve bir türlü de bunun dışına çıkamadıklarından, etraflarında hak adına söylenen şeyleri asla duyamazlar. Çünkü صُمٌّ “sağırdırlar”.

Kalblerinde iman olmadığından dolayı, gelen âfâkî malumatı değerlendiremedikleri ve bundan ötürü de kalblerinde iz’an hâsıl edecek ölçüde bir canlılık olmadığı için “La ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah” diyemezler; zira بُكْمٌ “dilsizdirler”.

Vicdanları sâlim olmadığı, içlerinde bir musaddık bulunmadığı, âfâkî âlem de onlara bir şey ifade etmediği için onlar عُمْيٌ “bakar kör”dürler. Kur’ân-ı Kerim’in bu mülâhazayı teyit sadedinde: فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Onların gözleri (basarları) kör değil; esas göğüslerindeki kalbleri (yani basiretleri) kördür.” (Hac sûresi, 22/46) âyetiyle bu tür bakar körlere vurguda bulunduğu ve insanları basiretli olmaya çağırdığı daha evvel de ifade edilmişti.

İşte bu vaziyetteki kimselerdir ki, hiçbir zaman ayrıldıkları o ilk noktaya, fıtrat noktasına dönemezler. Vâkıa, ebediyen dönemezler değil. Çünkü âyet لَا يَرْجِعُونَ “dönemeyecekler” demekte, لَنْ يَرْجِعُوا “ebediyen dönemeyecekler” dememektedir ki bu, her şeye rağmen yine de bir ümidin olduğunu, aslında isteseler dönebileceklerini anlatır. Bu ifadelerle de insan iradesinin önemi vurgulanır ki, kendi iradeleriyle düştükleri gibi –Allah’ın (celle celâluhu) izniyle– yine kendi iradelerini kullanarak bu durumdan kurtulabilecekleri anlaşılır.

369