Derken beklenmedik bir şey oldu. Bulutun gözü damla damla doldu… Yer sinesini açtı, kabardı. Rüşeymler formalarını takıp, bahar naraları atmaya başladı. Tohumlar sancıya tutuldu. Yumurtalar kuluçkaya kondu ve bizler her vadide bin doğuş ve bin dirilişi beklemeye durduk. Olup bitenler bizim için nevzuhur şeylerdi. “Tenasüb-ü illiyet” prensibiyle izah etmek mümkün değildi. Zira sarf edilen güç ve emek bir tek cisme hayat nefhetmeden dahi uzak bulunuyordu. Hâlbuki etrafımızda “cûşa-cûş” bin bahar havası ve binler diriliş tarrakası vardı. Bu olup bitenlere mucize denmese bile, Kudreti Sonsuz’a vermekten başka da izahı yoktu. Temiz gönüllerin, dupduru isteklerine, rahmet seması, inayet dolu etekleri ile koştu. Ve “harap illerimizi, kimsesiz çöllerimizi” onardı, mâmûre kıldı. Yıkılmış hânümânlarımıza enîs ve ünsiyet getirdi. Aradaki boşluğu görmüyor gibi, nescedeceğimiz ümran devri ile, “yıkık bir rüya” hâline getirilen mazi arasında bir “hayt-ı vuslat”2 kuruldu.
Artık yeni bir inkisara fırsat vermeyecek; bu yeniden doğuş örfânesine katılırken, tütmeye başlamış ümit ocaklarımızı söndürmelerine müsaade etmeyecek ve göz yummayacağız. Dirilişimiz için bölünmezliği, yekvücut olmayı ve varoluş için hayatî bütün fakültelerin zarurîliğini dar akıllarına sığıştıramayanlar, meslek, meşrep inhisarıyla, neticesi hüsran bir kavgaya zemin hazırlamış olabilirler; biz buna: “Bin nefrîn!” diyerek yolumuza devam edeceğiz.
Dipnotlar
- 2 Hayt-ı vuslat: Bağlayıcı unsur, irtibat.