Esbabın silinip gittiği, iç içe inkisarların ruhunu sardığı o demde, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet tecellî etti; o da ebedî mihrabı olan Hak kapısına olağanüstü bir olağanla yöneldi. –Zaten yüzü, gözü, kulağı ve kalbi hep o kapıdaydı.– Bir “fenâfillâh” derinliğiyle içini O’na döktü, inledi ve “Ben şu dağınıklığımı, keder ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum; sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah’ın vahyetmesiyle biliyorum.”49 dedi. Ciddi bir tevekkül ve teslim ruh hâleti içinde فَصَبْرٌ جَم۪يلٌ ile nefeslenerek Hakk’a tefvîz-i umur edip intizar-ı subh-i rahmete saldı kendini.
Onun bu ölçüdeki iç muhasebesi ve Hazreti Yusuf’un istikâmet ve fetâneti, ilâhî inayete bir çağrı olmuştu: Selametle kuyudan kurtulma, nisâ taifesinin fitnesinden yüzünün akıyla sıyrılma, hapishaneyi bir medrese hâline getirme, şirazeden çıkmış bir hayli insana “Allah” deyip ruhunun ilhamlarını duyurma, te’vîl-i ehâdîs mevhibesiyle nezaret makamını ihraz etme, kötülük yapan kardeşlerine ekstra ihsanda bulunma… gibi sürpriz bir sürü hâdiseden sonra, bir rüya ile başlayan sergüzeşti gönüllere inşirah bir vuslatla noktalandı. Alvar İmamı ifadesiyle;