İçeriğe geç

Hazreti Musa aleyhisselâm’ın bir misyonu vardı; çağının tiranına Allah’ı anlatmak ve İsrailoğulları’nı toparlayıp güvenilir bir yere götürmek. Fakat o günlerde Mısır’ın kaderine hükmeden mütemerrit Firavunlar vardı. Bunlar kendilerine muhalif gibi gördükleri herkesi –çağın Amnofisleri gibi– ya öldürüyor veya hapse atıyorlardı. Zordu Hazreti Kelîmullah’ın Tûr-i Sînâ’da aldığı emirleri yerine getirmek. Ne var ki emir O’ndan olunca “Hayır” demek de mümkün değildi. Bu itibarla hem peygamberlik misyonu yerine getirilecek hem de İsrailoğulları şeytana rahmet okutturan o zalimlerin tahakküm, tasallut ve tagallüplerinden kurtarılacaktı. Ruh-i seniyyeleri vahy-i semavî ile henüz taçlandırılmıştı ama o gözünü kırpmadan yürüdü işin üzerine Hakk’ın emriyle, ağabeyi Hazreti Harun’u da yanına alarak. Yürüdü Yaratan’ın inayet ve riayetine güvenerek çeşitli badirelerin üzerine.

Karşılaştığı problemler sadece mütemerrit idarecilere de münhasır değildi: Allah’ı açıktan görmeden kendisine iman etmeyeceklerini söyleyenler vardı.. kısa bir süre aralarından ayrılmasını fırsat bilen, şeytan dürtüleriyle buzağıya tapanlar vardı.. “Sen gelmeden maruz kaldığımız şeylere maruz kalıyoruz!”59 diye mırıldanan bîvefa taraftarlar vardı.. gaileler aşılıp da emin bir sahile çıktıklarında, putperest bir kavmin yaptıklarına takılıp “Bize de bir put yap!” diyen densizler vardı.. girilmesi için savaş verilmesi gereken bir yere girmemede direnip “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturup dinleniyoruz.” diyebilen ayarsız kimseler vardı… Vardı, vardı ve vardı ama o ağabeyini de yanına alarak Hak’tan gelen mesajları realize etmekten asla geri durmadı; nihayet Tîh’teki ikamet günlerinde de ruhunun ufkuna yürüdü. Münasebetsiz muhataplarını –Kıptîler dâhil– Allah’a havale ettiği olmuştu ama yüklendiği önemli misyonu ciddi bir tevekkül, teslim ve tefvîz hissiyle yerine getirmekten de asla dûr olmamıştı.

70