Kur’ân-ı Kerim, كَفَرُوا (kâfirler) sözüyle elbetteki sadece 1400 sene evvel ayağının ucunu zor gören, çölden dışarıya hiç çıkmamış, çıplak gözüyle yıldızları anlamaya çalışan kâfirleri kasdetmiyordu. O günün insanına, “Gökler ve yerler bir bütündü, sonra Biz onları parçaladık, birbirinden ayırdık.” ifadesi, esasen bir şey anlatmaz. Yani, o günün insanı bu ifadelerden günümüz insanının anladığı ölçüde bir şey anlayamaz. Buradaki “kâfir” sözü, o devrin kâfirlerinden ziyade hakikatlere göz yuman, bugünün kâfirine bakmaktadır.
9. Her şeyin Sudan Yaratılması
“Sonra Biz, bütün canlıların hepsini sudan hay (canlı) kılıverdik.”16
En küçük bir hücreden, onun protein dizilerinden ve en büyük Kaliforniya çamına kadar hepsinin vücudunda en mühim unsur, sudur. Su olmadan hayatı düşünmeye imkân yoktur. Hz. Hayy u Kayyûm’un emriyle hayat, suların kenarında meydana gelmiştir ve büyük ölçüde sularda devam edegelmiştir.
Kısaca da olsa, yukarıda bahsini ettiğimiz meseleler şu hakikati teyit ediyor ki: Allah kâinatı konuşturuyor ve konuşan kâinata da Kur’ân’ı tercüman yapıyor.
b. Kur’ân, Esmâ-i İlâhiye Hazinelerinin Anahtarıdır
Âyât-ı tekvîniyeyi dile getiren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, âyât-ı tekvîniyeye tercüman olduğu gibi bütün göklerde, yerde, zeminde, insanın nefsinde gizli Esmâ-i İlâhiyeyi de ortaya çıkarıyor. Nerede hangi isim tecellî hâlindedir? Hangi isim nerede dalga dalgadır? İnsan hangi isme, toprak hangi isme dayanmaktadır? Kâinattaki bütün hâdiselerin arkasında neler vardır? İşte Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, tercüman olarak bunları keşfedip ortaya çıkarmaktadır. Eğer yeryüzünde her şeyi bilen, ilim sahibi birisinin hükmü mevcut ise; her yerde bir temizlik varsa; muammasını çözemediğimiz bir hayat ve her şeyin yoktan var olması apaçık ortada ise, bunları birer isimle Kur’ân bize anlatmaktadır:
Dipnotlar
- 16 Enbiyâ sûresi, 21/30.