Reisü’l-Evliya gibi ünvanlarla yâd ettiğimiz Hz. Ali (radıyallahu anh), manzum bir kasidesinde şöyle diyordu:“Allah’ım! Sadece muhsinleri affedersen eğer Sen, Hevasına yenik düşmüş mücrimleri bulunur mu affeden? Allahı’m! Lütfunu hatırlayınca bütün korkularım eriyor, Günahlarım zihnime hücum edince gözlerimden yaşlar geliyor.”Evet, büyük onlardı. Büyüklüklerini tevazu ile taçlandırıyorlardı. Onlar tevazuda zirveleştikçe Allah da onları yükseltiyordu. Onlar ise yükseldikçe kendi isimlerinin üzerine bir çarpı daha çekiyorlardı. el-Kulûbu’d-dâria’daki dualara bakacak olursanız, Şah-ı Geylânî, İmam Gazzâlî, Hasan Şâzilî, Muhammed Bahâuddin Nakşibend ve daha nice hak dostlarının da sürekli kendilerini sıfırladıklarına şahit olursunuz. Onlara bakarak kendimizi kontrol ettiğimizde, “Nerede onlar, nerede Müslümanlık iddiasında bulunan bizler!” demekten kendimizi alamıyoruz.
Sözü, çağın söz sultanına getirelim. Diyor ki: “Sen ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini bir recul-ü facir (günahkâr adam) ile de teyit buyurur.’ sırrınca, müzekkâ olmadığın için belki sen kendini o recül-ü facir bilmelisin.”132 Kim diyor bunu? Bir dönemin ihya hareketini omuzlarında bayraklaştıran ve yazdığı eserlerle milyonlarca insana ilham kaynağı olan bir zat! Demek ki bir insanın Allah’a yakınlığı, O’nunla münasebeti ne kadar güçlüyse tevazu ve mahviyeti de o kadar derin oluyor. Allah’a yakınlaşan kimseye düşen şey, kendini sıfırlamaktır. Halkın takdir ve alkışlarına veya temsil ettiği makam ve payelere aldanarak kendini bir şey zannetmek, Zat-ı İlahi’ye gölge etmek anlamına gelir. Cenab-ı Hak, Kendini bize bildirdiği ölçüde bizleri tevazu, mahviyet ve hacaletle serfiraz kılsın ve haddimizi bilmeye muvaffak eylesin! Amin.