İşte, pek çokları bu bir adımın yarısında boğulma ve bir kısım bahtiyarlar da ayağı ıslanmadan koskoca deryayı, üstü tozlanmadan uçsuz-bucaksız çölü geçme gibi bir garabet olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsanoğlu kendinden kaçtığı, düşünce ve duygularına yabancı kaldığı, kendini tanımayıp, kâlbine girip çıkandan habersiz yaşadığı müddet, azı çok etme sırrını keşfedemiyecektir.
Hatim sayılarıyla Allah kelâmına hürmeti, gece-gündüz yaptığı evrad u ezkârla nurlanmasını, şeklî zikirlerle sâfîleşmeyi, cihad ettiğini sanmakla ulvileşmeyi, anladığını sandığı ma’rifet dersiyle, Hakk’a mahbub olma pâyesine erdiğini sanan niceler vardır ki, insanların en talihsizi ve şeytanın mel’abesidirler.
Özü de sözü kadar ihlaslı büyük Muhlis: Ben günde yetmiş defa Estağfirullah derim buyuruyor. Hangi zahir^ı sürçme içindir bu? Hayır asla! O her an mazhar olduğu arşiyelerinde başdöndürücü bir süratle mesafeleri katedişinde, umum saliklere ve gölge arşiyecilere, yüzlerce makamda, yüzlerce tehlikenin kâlb ve kafayı istilâsına karşılık Estağfirullahı siper yapmayı talim buyuruyordu. Ama bu, kâlbinden haberdar olarak yaşadığı zaman, insanın anlayabileceği bir mevzu olur. Yoksa içine girip çıkanı bilmeyen nadanlar; şu güzel bahçenin cahil seyircileri oldukları gibi bu meselenin de seyircisi kalacaklardır.
Arz ve semaya sığmam diyen Hakk’ın Kenzi bilinen kâlb; İlâhî feyizlerin mevce mevce gelip aksettiği ve yaratıcının bakıp bakıp oraya göre değer verip yükselttiği ve gene oranın durumuna göre pek çoklarını huzurundan attığı kudsî bir evdir ki, bir anı bir sürü tecellisi ile süslü, dudağı tevhidle tebessümlüdür. O, oraya her an bakarsa, nasıl sen bigâne kalırsın?