Baştan aşağıya bahşişler, elin yetmediği, gücün çatmadığı insanlarla ayakta duran sen, iskeletine gelip çarpan ve kopup ondan ayrılan, göklerin derinliklerine doğru bir tül gibi alıp uçuran ve toprak gibi ayaklar altında bırakan duygu ve düşüncelerle kendini kontrol mizanına tâbi tutarsan, arenada hasmını yenmiş, arslanlara, kaplanlara, meydan okumuş bir glâdyatör gibi alabildiğine şımarmış bir edâ ile tam kılıcını kaldıracağın anda, Hakk’ın hissesini Hakk’a, seninkini de sana vererek Kul oldum, kul oldum diyeceksin.
Büyük kumandan Tarık, zaferi sonunda krala ait hazinelerin bulunduğu yere girerek, o baha biçilmez altınların, incilerin üstüne ayağını koyarak zaferden sonra ikinci adımın nereye atılacağının hesabını yapmıştı. Tarık! Evvelki gün bir köle idin, dün kumandan, bugün de fatih oldun. Dikkat et, yarın da toprağın altına gireceksin diyerek krallara lâyık bir hayatın eşiğinde iken, izbede yatmaya karar verir.
Mezarımı bir-iki talebemden başkası bilmesin. Hakk bana büyük kurtuluş gününü göstermesin, zira nefsime bir hisse ayırabilirim düşüncesi öylesine kâlbî, öylesine içten ve o denli yüksektir ki, ne üstteki misaller ne de Kartaca’lıları yenen Roma’lı kumandan Çenzo’nun, kralın tahttan indiren endişeli bakışlarına karşılık her şeyi tepip köyüne ve çiftine dönmedeki samimiyeti buna nisbeten pek küçük kalır.
Servetini yağma edip, hiçlik ve yokluk üzerine tahtını kuran saf ruh; öylesine silinmişti ki, ona dikkatle bakmayan, iç âlemini kaplayan maddesine saplanır kalır. Ne o ruhtaki ateşten dalgaları sezebilir, ne de zerresinde güneşlerin kol gezdiğini görebilir. Çünki kuru üzüm çubuğu olduğunu hâliyle öylesine aksettirmiş ki, onu gerçekten tanımayanların, bir bakıma böyle olduğunu sanmaları normal sayılabilirdi.