Asr-ı Saadet’te, başta Râşid Halifeler olmak üzere pek çok sahabiyi mizaç ve fıtrat farklılığı içinde buluruz. Bir Hz. Ömer’i, bir de Hz. Ebû Zerr’i düşünün! Dinleri tevhid ve meşrebleri telif eden Efendimiz, mizaçları mevzuunda, “Herkes aynı düşünsün.” dememiştir. Mezheblerin 4 değil, belki 104 tane olmasını ve o kadar imam ve müçtehidin bulunmasını nasıl izah edeceğiz? Tarihî gerçekleri kabullenme mecburiyetindeyiz. Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) deryasından kovasıyla, kepçesiyle su alan şu kadar gavs, kutup ve imamların getirdiği birikimi ve topyekün Müslümanlara mâl olmuş düşünceleri bir çırpıda elin tersiyle bir yana itmek mümkün müdür?
Sonra, memleketimiz memerr-i efkârdır; evet bu ülke, tarih boyunca pek çok milletin uğrak yeri olmuştur. Haçlı seferlerini ve günümüzde daha pek çok yollarla oluşan etkilenmeleri düşünün! Dört bir yandan arılarla sarılan bir insanın simasındaki tenasüp bozulmadan kalabilir mi? O insanın üç-beş arı iğnesine maruz kalmasından daha tabiî ne olabilir? Sonra, bütün bu etkilenmeler, vahdet ve ittifak için çok gerekli olan o sağlam fikrî ve ruhî yapının olduğu gibi kalmasına müsaade eder mi?
Hem her meşreb kendi sahasında bir hakikati temsil edip, mühim bir rüknü ikame etmektedir. Meselâ, Mısır’daki kalemler içtimaî hayat ile alâkalı meseleleri işliyorlarsa, başka ülke düşünürleri başka meseleler, daha başkaları da daha başka meseleler üzerinde çalışmaktadırlar; her cemaatin stratejik realitesi başka başkadır.
Ayrıca her ferdin ve cemaatin bir muhiti ve sahip olduğu bir kültür yapısı vardır; bu, yalnız bizde değil, diğer dünya milletlerinde de böyledir.