İstikamet
Doğruluk demek olan istikamet; ehl-i hakikatçe, itikatta, amelde, muamelatta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp, nebiler, sıddîkler, şehitler ve sâlihlerin yolunda yürümeye itina gösterme şeklinde yorumlanmıştır ki, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰۤئِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ âyeti1, işte bu ölçüde Allah’ın rubûbiyetini itiraf ve O’nun birliğini tasdik edip, iman, amel ve muamelelerinde peygamberlerin yürüdüğü şehrahta yürüyenleri, ötelerde saf saf meleklerin karşılayıp, bin bir korku ve tasanın kol gezdiği o ürpertici vasatta onları, müjdelerle coşturacaklarını haber veriyor.
İstikamet; tabiat mertebesinde mükellefiyetleri yerine getirmek, benlik mertebesinde hakikat-i şeriata muttali olmak, ruh mertebesinde mârifete açılmak, sır mertebesinde de ruh-u şeriatı zevk etmekten ibaret görülmüştür. Bu mertebeleri bihakkın görüp gözetmenin ne kadar güç olduğunu anlatması bakımından o en büyük Ruh ve Mânâ İnsanı’nın: “Hud suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.”2 sözü –ki فَاسْتَقِمْ كَمَۤا أُمِرْتَ“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”3 âyetine işaret buyuruyorlardı– ne mânidardır!
Zaten O’nun duygu, düşünce ve davranışları da hep istikamet edalı değil miydi.? Ve huzur-u ruhefzâlarına kurtuluş ve ebedî saadete eriş beklentileriyle sığınan bir sahabiye: قُلْ اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ“Allah’a iman ettim de, sonrada dosdoğru ol.”4 diyerek, iki cümlelik “cevâmiü’l-kelim” ile, bütün itikadî ve amelî esasları câmi bulunan istikameti hatırlatmıyor muydu?
Dipnotlar
- 1 “ ‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip, ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaadedilen cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet sûresi, 41/30)
- 2 Tirmizî, tefsîru sûre 56 (6).
- 3 Hûd sûresi, 11/112.
- 4 Bkz.: Müslim, îmân 62; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/385.