“Aşk neyzensiz, biz de onsuz değiliz. O bir lahza bizsiz, biz de onsuz olamayız. Ney ki her zaman nağmesini süsler; hakikatte ise nağmenin süsü de neyzenin soluklarındandır.”
Bir başkası ise, böyle bir hayreti ve hayret üstü dehşeti şöyle dile getirir:
Dîdemin envârı Hû’dur, aklımın fermanı Hû.
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû.
Sırrımın esrârı Hû’dur, mihrimin tâbânı Hû.
Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,
Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû.
Nakd-i vârın harç kılmış yoluna dildarının,
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, dert ile dermanı Hû.
(Abdiyâ)
Öyle ki, artık hep O’nu duyar, O’nu düşünür, O’nunla oturur-kalkar, O’nunla işler, O’nunla başlar, O’nun cezbiyle müncezib kendini vahdet çağlayanlarına salar ve iradî-gayri iradî hep O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur; dönüp dururken de sürekli O’nun şuaât-ı ilim ve vücudunun ağyârı ifnâ, yârânı ibkâ tecellîleri karşısında “Yâ Hayy” der kendini hisseder gibi olur, “Yâ Hak” der O’nun ziya-i vücudu karşısında erir gider.
اَللّٰهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ أَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ وَاسْقِنَا مِنْ شَرَابِ حُبِّكَ وَأَدِمْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَالْاِسْتِقَامَةِ، وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ۽ الْمُعَرِّفِ طَر۪يقَ الْحَقِّ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.
159