İçeriğe geç

Cem’ü’l-ayn; âfâkî ve enfüsî bütün işârât ve delillerin, Cenâb-ı Hakk’ın, sâlikin kalbine attığı nur-u mârifet ve zevk-i ruhanîye nisbeten mütelâşî olup gitmesi demektir ki, bazıları bu noktaya hak yolcusunun seyahatinin sonu nazarıyla bakmışlardır. Onların bu mülâhazaları eğer, yakazadan temkine, temkinden tevbeye, tevbeden inâbeye, inâbeden evbeye yani sürekli Hakk’a müteveccih olmanın adı ve Hâlık-mahlûk, âbid-Mâbud, Rab ve abd münasebetinin unvanı ise, buna kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur. Yok eğer, cem’ü’l-ayn derken, hakâik-i eşyanın nefy u inkârı, varlıktan Vareden’e istidlâlin gereksizliği; emr ü teklifin düşmesi, ben-sen-o mülâhazalarının hakikatte ve nefsü’l-emirde ortadan kalkması kastediliyorsa, bu bir fikir kayması, inanç inhirafı ya da fantastik düşüncelere kapılarak farklı bir şeyler söyleme gayretinden başka bir şey değildir. Bu mülâhaza, aynı zamanda mağrur bir kısım panteistlerin ve monistlerin mülâhazasıdır. Birinci tespit ise enbiyâ-i izâmın ve asfiyâ-i fihâmın ahvâlidir. Bu zevât, nâmütenâhîye müteveccih yolu nâmütenâhî görmüş, mebde ve müntehâyı aynı şuur ve teyakkuz içinde duymuş, yaşamış ve her zaman hak kapısının eşiğine baş koymayı hayatlarının en birinci gayesi saymışlardır. Bunlardan ekmelü’l-mükemmelîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a hitap sadedinde Cenâb-ı Hak: وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ“Sana yakîn gelinceye dek Rabbine ibadete devam et.”8 ferman buyurarak, her canlı için müteyakkan bulunan ölüm gelinceye kadar, kulluğa devam etmesini talep etmiştir ki, bir taraftan ölümün teklifte son sınır olması vurgulanırken, diğer yandan da, Efendimiz’e nisbeten, likâullahın, hakka’l-yakînin bir unvanı olması itibarıyla, maruz kaldığı belâ, musibet ve sıkıntılara karşı, onun için ayn-ı visal olan likâullah hatırlatılarak mudâyakaları hafifletilmek istenmiştir.

209