Bilindiği üzere Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in Mekkeli müşriklere söylediği ilk şey, قُولُوا لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ تُفْلِحُوا “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erin!”124 olmuştu. O, kendisini bile ilk başta nazara vermemişti. Çünkü birilerinin aklına, “Acaba o, manevî argümanları kullanmak suretiyle bizim üzerimizde hâkimiyet mi tesis etmek istiyor?” gibi farklı düşünceler gelebilirdi. Onun kendisini nazara vermesi tepkiye sebep olabilirdi. Ne var ki peygamber olmayan, sırtını ilâhî bir güce dayamayan bir insanın zaten böyle güçlü bir teminat vermesi, kurtuluşu garanti etmesi mümkün değildi. Sağlam bir kaynağa dayanmayan bir kimsenin bu sözü havada kalırdı. Bu sebeple aslında o, bu sözüyle zımnen onlara gökler ötesi âlemlerden mesaj getirdiğini ima ediyor, yani kendi nübüvvetini de vurgulamış oluyordu. Aklı başında olanlar Allah Resûlü’nün ne demek istediğini rahatlıkla anlayabiliyordu. Bu da peygamber firasetinin, fetanetinin ayrı bir buuduydu.
Hz. Pîr de meseleye imandan başlamıştı. Eserlerinde baştan sonra iman hakikatleri üzerinde durmuştu. Hususiyle kendi değerlerine karşı yabancılık yaşayan insanlara karşı ilk anlatılması gereken meseleler iman hakikatleri olmalıdır. Bu demek değildir ki ibadet ü taat mevzuu üzerinde durmayalım, muamelata ait meseleleri anlatmayalım, kalb ve ruh hayatını ihmal edelim, günah ve haramlar karşısında sessiz kalalım. Bilakis, insanların seviyesini dikkate alarak mutlaka bu konuların da işlenmesi gerekir. Burada önemli olan, muhatabın seviyesine göre önce ve sonra anlatılacakları tespit edebilmektir. Kime neyin ne zaman anlatılması gerektiğini iyi belirleyebilmektir. Dine ait her bir meselenin anlatılması önemli bir vazife olduğu gibi, evleviyet ve rüçhaniyet hakkı olan meselelerin öne çıkarılması da ayrı bir sorumluluktur.