Daha önce de ifade edildiği üzere, ihlâs, samimiyet ve vefa, imanla mebsuten mütenasiptir. İnsan ne kadar derince inanırsa o ölçüde ihlâsa muvaffak olur. O hâlde insan, iman meselesini hiçbir zaman olduğu yerde bırakmamalı, “hel min mezîd” anlayışıyla sürekli tekvinî ve teşriî emirleri araştırmalı, karıştırmalı, sorgulamalı ve böylece iman ve mârifet adına hep mesafe kat etme peşinde olmalıdır. Evet, bu mevzuda kesintisiz bir sa’y u gayret içinde olmalı, yakînin mertebelerinde dolaşmalı ve hep bir mertebeden başka bir mertebeye sıçramalıdır.
Öte yandan ihlâsla ilgili düsturları hayatımıza hayat kılmak için sürekli birbirimize destek olmalıyız. Bir araya geldiğimizde mutlaka bu tür meselelerin müzakeresini yapmalıyız. Fakat bu, falana filâna gidip “Sen biraz ihlâslı ol!” deme gibi bir basitlik ve çiğlik şeklinde olmamalıdır. Misal olması açısından bir hatıramı nakledeyim: Talebelik dönemimde sadece bir pantolonum vardı ve onu döşeğimin altına koyarak ütülü giymeye çalışıyordum. Fakir bir ailenin çocuğu olmam itibarıyla siz bunu bir zaaf ve kompleks olarak da değerlendirebilirsiniz. Bir gün, sevdiğim güzel bir arkadaş, fakire gelip pantolonun ütülü olmasını kastederek, “Yahu sen biraz takvalı olsan daha iyi olmaz mı?” demişti. Ağzı şeker şerbet yesin o arkadaşımın, ama ben hâlâ pantolonun ütüsüyle takva arasındaki münasebeti kavrayabilmiş değilim.