İşte bunun gibi, evlât sevgisi de insanın fıtratında vardır. Bu sevgi olmazsa çocuklara bakılmaz, okutulmaz ve neticede de ülke ve insanlık yükselemez. Evet, etrafımızda bir sürü âsi evlât var; ama yine de ana-babaları onlara bakıyor. İşte eğer bu tabiî sevgi ve alâka olmasaydı, sokaklar terk edilmiş insanlarla dolar, taşardı. Ne var ki, diğer duygularda olduğu gibi bu alâkada da, kalbler Allah sevgisiyle ta’dil edilmelidir ki, istikamet elde edilebilsin. Evet hayat, Allah’la irtibat yörüngeli olmazsa inhiraf kaçınılmazdır. Onun için evvelâ, her vicdanda Allah sevgisi gelişip kökleşmelidir. Bu ise bir egzersize bağlıdır. Yani bir insan, ruhî hayatında hiç egzersiz yapmadan “Ben, mal ve evlâdımı sana feda ediyorum Allah’ım!” dese, bu bazen riya, hatta yalan da olabilir. Bütün kötü huyların ruhtan kovulması ve bütün güzel hasletlerin tekrar ber tekrar yaşanması lâzımdır ki, İslâm, benliğimizin derinliklerine sinsin, tabiatımızın bir parçası hâline gelsin ve davranışlarımızı tabiîleştirsin… Yoksa düal düşünme ve düal yaşamaktan kurtulmamız mümkün olmayacaktır.
Yukarıdaki âyet, şahs-ı Âdem’den benîâdeme geçerek fert fert, cemaat cemaat bir silsile hâlinde uzayıp giden, birliği içinde çok; nev’iyeti içinde bütün bir varlık kadar muhtevalı; tutturabildiğinde sevaplarıyla meleklerin önünde; kendini salınca veya tahribata dalınca, lânet ile anılan şeytanlara rahmet okutturacak kadar rezil, muamma bir sülalenin fasit veya salih halkalarından bahsederken aynı zamanda heyet-i umumiyesini de birden nazara veren bir üslûp ihtiva etmektedir. Bu espri kavrandığı takdirde, artık kalkıp “Acaba bu eşler Âdem ve Havva mı?.. Yoksa Kureyş’ten Kusay ve zevcesi mi? Veya daha başkaları mı?” demeye ihtiyaç kalmayacak.