Ahlâk-ı ilâhîyeyi yaşama neticesinde böyle kişilerde, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği basîret müşâhedesi tecellî eder. Aslında zaman ve mekânın üstüne çıkma, geçmişi ve geleceği birden görme Allah’ın ilm-i ilâhîsine ait bir keyfiyettir. Allah geçmişi, hâl-i hazırı ve geleceği bir nokta gibi görür. O’nun için geçmiş ve gelecek bahis mevzuu değildir. Ahlâk-ı ilâhîye ile tahalluk etmek suretiyle hissiyat yönünden inkişaf eden bir insan, Allah ahlâkı sayesinde, zıllî ve izafî olarak Cenâb-ı Hakk’a ait bu hususiyete bir bakıma mazhar olur. Ne var ki, Zât-ı Ulûhiyet’e has kayıtsız bu keyfiyet, insanın mahlûk mahiyetinde, kayıtlı bir şekilde tecellî eder.
Burada hemen belirtilmesi gereken önemli bir mesele de şudur; nefsî tecrübesi olmayan bir kimsenin bu duyguları anlaması da çok zor, hatta imkânsızdır. Bunları anlamak ve yaşamak için Rabbim bizleri ahlâk-ı âliye-i ilâhîye ile serfiraz kılsın.
Evliyaullahın, hissiyatının inkişafını ve Cenâb-ı Hakk’ın onlara hususi bir makamda ihsan ve ikramlarını bu seviyeye gelmemiş âmi mü’minlerle karıştırmamak lâzımdır. Nasıl nebilerin kendilerine has, Allah ile kendi aralarındaki sır makamları, velîlerin aklının ulaşamayacağı bir pâyedir, aynı şekilde bizlerle evliyaullah arasındaki durum da aynı şekilde anlaşılmalıdır. Biz, onlarla Rabbileri arasında olan esrarı sezemeyiz; olsa olsa ruh dünyamızda ve his âlemimizdeki inkişâfât-ı zıllîyeyi birer adese ve birer mercek yaparak velînin hâlini anlamaya çalışabiliriz. Velî de kendi hâliyle nebinin ufkunu ve O’nun durumunu kavrama gayreti içinde olabilir. Bu, bir bakıma herkes için mirsad-ı tefekkür (düşünme noktası) sayılabilir. Bu açıdan bizler de bu noktadan onları anlamaya ve kavramaya çalışmalıyız.