İşin esası, bizim hâlimiz, velîlerin hâli olmadığı gibi velînin hâli de enbiyanın hâli gibi değildir. Enbiyanın –Efendimiz müstesna– ahvâli de, melâike-i kiramın hâli gibi değildir. Bir kere hiçbirimiz Zât-ı Ulûhiyet dairesine ait ciddi bir malumata sahip değiliz. Bunların kademe kademe bilinmesi O’nun inayetine bağlıdır. Her şeyin bir sırrı olduğu gibi Allah’ın da sırrı vardır. Allah, sırrını bir kısım melâike-i kiramın sinelerine tevdi buyurmuştur. Eğer melâikeye tevdi buyurduğu sırrı peygamber bilse, cayır cayır yanar, eğer enbiya-i izâmın sinesinin mazhar olduğu sırrı evliya bilse, onlar da yanar ve kavrulur. Bu açıdan gerçek velîlerin mazhar olduğu sırrı da biz asla bilemeyiz; bilsek de taşıyamayız.
Allah’ın lütfu olarak herkesin kabına göre bir kıvılcım, bir kor atılmıştır ki, yukarıdakiler alttakileri görürler de, alttakiler kat’iyen yukarıdakileri göremezler.
İşin doğrusunu yalnız Allah (celle celâluhu) bilir.
[1] Bediüzzaman, Mektubat, s. 52 (On Beşinci Mektup, Birinci Sual).[2] Tirmizî, tefsîru sûre (15) 6; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/102.