İkincisi: Arapça’da veren اَلْمُعْطِي ; alan ise اَلْاٰخِذُ kelimeleriyle ifade edilir. Eğer Allah Resûlü, bu kelimeleri اَلْيَدُ kelimesine sıfat yapsaydı, o zaman “Veren el alan elden hayırlıdır.” dememiz uygun olurdu. Hâlbuki Allah Resûlü, “veren” veya “alan” elden değil de “üst” ve “alt” elden bahsetmektedir. Bu ifadeden de şöyle bir nükte hatıra gelmektedir: Her zaman veren el, alan elden hayırlı değildir. Bazı hallerde, alan el, çok daha hayırlı olmasa da, mecbur kaldığı için veya verene sevap kazandırmak kastıyla alıp yerinde sarfettiği takdirde veya veren minnet ediyorsa böyle durumlarda hayırlı ve üst el, alanın elidir. Veren zâhiren üstte olsa dahi, hakikatte belli bir ölçüde alttadır.
Öyle insanlar vardır ki, fukara-i sabirîndendir. Saçı başı dağınık ve meclislerde hep irdelenmektedirler. Kapı çalsalar onlara kapılar açılmaz. İki Cihan Serveri’nin beyanı içinde onlar, herhangi bir mevzuda Allah’a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz. Berâ b. Mâlik bunlardandır.310 Müslümanlar harpte sıkışınca Berâ b. Mâlik’e müracaat eder ve galip gelineceğine dair ona yemin ettirirlerdi. O da yemin ederdi ve galip gelinirdi.311 İşte alan el, böyle bir insan da olabilir…