Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: Bir gün Allah Resûlü’nü gördüm; namazını oturarak kılıyordu. Sordum: “Yâ Resûlallah, hasta mısınız?”“Hayır yâ Ebâ Hüreyre, açım… Açlıktan ayağa kalkacak dermanım kalmadı.” Ben ağlamaya başladım. Allah Resûlü, beni teselli etti: “Ağlama dedi, hesabın şiddeti aç olanlara dokunmayacaktır.”255
Zaten açlık O’nun asla değişmeyen çilesiydi…
Yine bir gün Hz. Ebû Bekir ve Ömer’le gecenin yarısı Medine’nin bir köşesinde birbirlerinden habersiz buluşuvermişlerdi.. ve birbirlerinden soruverdiler: “Gecenin bu vaktinde sizi dışarıya çıkaran nedir?” Üçünün cevabı da aynı olmuştu: Açlık… Evet, üçü de Allah için neleri varsa vermişler ve karınlarını doyuracak bir lokma ekmek bulamadıkları için de uyuyamamış, dışarıya çıkmışlardı.256
O gün tebliğ adına kaldırılması gereken bu ağır yükü işte bu güçlü eller kaldırmıştı. Bugün de aynı yükü kaldırmaya namzet olanların, herhâlde aynı güce sahip olmaları gerekir.
Kendi öz kızı Fatıma ki Allah Resûlü onun için: “Fatıma benden bir parçadır. Onu sevindiren beni sevindirmiş, üzen de beni üzmüş olur.”257 demişlerdir. Evinde ev işlerine yardım edecek kimsesi yoktu. Su taşımaktan, değirmen taşı çevirmekten elleri nasır bağlamış ve omuzları da yara bere içindeydi. Hz. Ali bu duruma çok üzülüyor; fakat elinden de bir şey gelmiyordu.. ve upuzun bir çile dönemi hep böyle yaşandı.
Zaten o, babasının ahlâkını taşıyordu. Kendi işini kendisinin yapması, babasından irsiyetle ona da geçmişti. Evet, oturuşundan kalkışına kadar o, hep babasına benzerdi.258