O, isteseydi krallar gibi yer, içer ve yaşardı. Zaten böyle bir hayat O’na –davasından vazgeçmek kaydıyla– daha Mekke’de iken teklif de edilmişti.248 Ancak O, davası uğruna, çileli bir hayatı, rahat bir hayata tercih etmişti. Bir gün aç kalıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden249 ve kul peygamberliği melik peygamberliğe tercih eden bir Hak kapısı vefalısıydı zaten.250 O’nun, bu sade yaşayışıydı ki, kitleleri kendisine bende ediyordu.
Hz. Ömer de esasen çok sade bir hayat yaşıyordu; ancak Allah Resûlü’nün yaşantısı, O’nun dahi gözlerini yaşartıyordu. Bir gün sordu Allah Resûlü: “Ömer, niçin ağlıyorsun?” Cevap verdi: “Yâ Resûlallah, şu anda krallar, kuş tüyü yataklarda yatarken, sen hasır üzerinde yatıyorsun ve üzerinde yattığın hasır teninde izler bırakıyor; hâlbuki sen, Resûlullah’sın. Rahat bir hayata herkesten daha çok lâyıksın!” Allah Resûlü, Ömer’e şunları söylüyor: “Razı değil misin yâ Ömer, dünya onların olsun, ahiret bizim?”251
Evet, dünyanın zimamı Müslümanların elinde olmalıydı. Bunu Allah Resûlü herkesten daha çok isterdi. Fakat O, kendi şahsî yaşantısında, sadelerden sade bir hayat yaşıyordu. Daha doğrusu O, yaşamıyor, yaşatıyordu. Zaten O’nun, bütün ruhlara girip, gönüllerde taht kurmasının sırrı da bu şekilde bir temsil keyfiyetinden değil miydi?
Tebliğ vazifesini iş edinenlerin, Allah Resûlü’nün bu tavır ve hareketlerinden alacakları çok dersler vardır. Evet, gönüllere girmenin, başkalarına müessir olmanın ve kalblere taht kurmanın tek şartı, Allah Resûlü’nün yaptığı gibi, söylenen her şeyi, evvelâ söyleyenin kendisinin yaşamış olmasıdır.