İçeriğe geç

Kur’ân-ı Kerim’de nefs-i emmareden bahsedilir. O nefis ki, insanı, boynuna vurduğu gemle istediği yerde dolaştırır ve sürekli baskı altında tutar.. tutar da, o duygu ve düşüncesiyle bir ruh insanı olabilecekken bir beden ve cisim insanı hâline gelir. Seyyidina Hz. Yusuf (aleyhisselâm), işte bu nefs-i emmarenin şerrinden Allah’a sığınmış ve إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي “Mutlaka nefis şiddetle fenalığı emreder. Allah kime merhamet ederse ancak o kurtulur.”4 demişti. Nefis zatında emmaredir. Ancak, onun Lut Gölü kadar çukur olan bu durumdan kurtulup merhale merhale zirvelere doğru yükselmesi de mümkündür. İşte Kur’ân, nefsi bu durumlarıyla ele alır ve şöyle der:

يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ۝اِرْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“Ey mutmainne olmuş nefis! Sen Rabbinden, O da senden razı olarak dön Rabbine!.”5 Ayrıca, nefsin “emmare” olmaktan çıkıp kendini sorgulayan bir nefis hâline gelmesine de Kur’ân işaret eder. Hatta, bu durumu bir derece kabul ettiği için nefs-i levvame’ye yemin de eder:

وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ“Kendini kınayan nefse yemin ederim.”6

Bir de nefs-i sâfiye vardır. O mukarrabîne has bir sıfattır.. ve bu sıfat erbabı o kadar saf ve berraktırlar ki, onlara bakan âdeta Allah’ı görür ve Allah’ı müşâhede eder. Hz. Muhammed Mustafa’nın (aleyhisselâm) nefsi işte böyle bir nefistir. Ve O, müstaid birçok kabiliyeti de, kendi dereceleri çerçevesinde ve istidatlarının müsaadesi ölçüsünde, nefs-i sâfiye hâline getirmiştir.

25