Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh) de, şüphesiz ondan daha az hassas değildi. O, sünnetin hükümleri karşısında öylesine titizdi ki, konuşurken, talimat verirken, hutbe okurken, konuşmasının en can alıcı noktasında kendisine Kitabullah’tan ve Sünnet-i Resûlullah’tan bir hüküm hatırlatıldığında hemen dururdu. Bu yüzden onun için: اَلْوَقَّافُ عِنْدَ الْحَقِّ (el-Vakkâf inde’l-hak) “Hak mevzuubahis olunca hemen durup inkıyat eden.” derlerdi. Hadis ve tarih kitaplarında: “Ömer hata etti, kadın doğruyu söyledi; bir kadın bile senden daha fakih ey Ömer; çarşılarda rızık peşinde dolaşmak, Ömer’i Resûlullah’ın meclislerinden, dinini öğrenmekten alıkoydu.”8 şeklinde, bizzat onun ifadesi olan ve o yüce kametini daha da yücelten pek çok misaller vardır. O dev insan, hak karşısında en ufak itirazda bulunmaz, bulunmayı aklının ucundan bile geçirmezdi.
4. Sünnete İttibadaki Hassasiyet
a. İşte bu büyük mantığın, büyük firasetin, büyük kiyâsetin ve büyük dehanın temsilcisi zat, bir gün el parmaklarının diyeti mevzuunda içtihatta bulunmuştu. Sahabeden biri ona itiraz edip: “Ey Mü’minlerin Emîri! Ben Resûl-i Ekrem’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) duydum, buyurdular ki: Bir elin beş parmağı, iki elin on parmağı, el için kararlaştırılan diyet ne ise onu eşit olarak bölüşürler. İki el tam bir diyet, bir el de onun yarısıysa, tek tek her parmağa on deve düşer.”9
Hz. Ömer, beyninden vurulmuşa dönmüştü ve: “Ey Hattaboğlu! Resûl-i Ekrem’in eserinin olduğu yerde, sen nasıl içtihat edersin?” demişti. Evet, sünnet, sünnet insanında kendisini bütün ağırlığıyla hissettiriyordu.