Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırakmadığını, Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) ise bıraktığını ve her ne şekilde davranırsa davransın, sünnete muhalefet etmiş olmayacağını ifade ediyordu. Ancak, Resûlullah’la (sallallâhu aleyhi ve sellem), -Hz. Ebû Bekir de olsa- bir başkası bahis mevzuu edildiğinde, tercih, Resûlullah’ın sarîh yolu istikametinde olacaktı.
İşte, Hz. Ömer de böyle yapmakla beraber, ümmetin salâhı adına orta bir yol tutmuş: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ederken kendilerinden razı olduğu Cennet’le müjdelenmiş on sahabiden altısı o gün henüz hayattaydı ve oğlu İbn Ömer’i hakem, Ka’ka’ayı da kapılarında nöbetçi yaparak: “Daha benim cenazem kalkmadan bu işi aranızda halledin!” deyip, meseleyi onlara havale etmişti. Zira, ümmet-i Muhammed’in çok kısa bir süre için bile olsa, başsız kalmasını istemiyordu.
d. Yine, Hz. Ömer, devr-i hilâfetpenâhîlerinde Kâbe’yi tavaf ederken geçmiş peygamberlerin bûselerine mazhar olmuş bulunan Hacerü’l-Es’ad’e (Saadetli Taş) yaklaştı. Bu her ne kadar Allah’ın sırrını ve nurunu ihtiva ediyor da olsa bir taştır. Cihanı idare eden o muhteşem dimağ, yaklaştı ona ve şöyle dedi:
“Biliyorum ki, sen bir taşsın; fayda da vermezsin, zarar da. Eğer, Resûlullah’ı seni öperken görmemiş olsaydım, ben de seni öpmezdim.”14 Evet, Hz. Ömer’in o mübarek taşı öpmesine sebep, sünnete olan bağlılığıydı.