Sa’d İbn Ebî Vakkas (radıyallâhu anh) başından geçen bir hâdiseyi şu ifadeleriyle naklediyor: “Veda Haccı senesinde, ağır bir hastalığa tutuldum. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) beni ziyarete geldi. Kendisine, ‘Yâ Resûlallah! Ölümün emareleri göründü. Çok malım var ve mirasçı olarak da sadece bir kızım var, malımın üçte ikisini tasadduk edeyim mi?’ dedim. ‘Hayır’ buyurdular. ‘Yarısını?’ dedim. Yine ‘Hayır’ cevabını verdi. ‘Üçte birini?’ dedim. Bu defa şöyle buyurdular: ‘Üçte bir de çok ama olur. Arkanda aileni zengin olarak bırakman, onları, insanlara el açıp dilenecek şekilde fakir bırakmandan hayırlıdır. Allah’ın rızasını talep ederek ailenin maişeti için harcadıklarında bile mükâfata nail olursun.”33
Bu, İslâm’ın, her şeyde olduğu gibi bu meseleyi de dengeli olarak ele alması demektir. İnsanlar cömertlik duygularıyla coşacak ama bu taraftan bir dengesizliğe girmemeleri için mesele diğer uçtan tutulacak, belli ölçüler konacak, dolayısıyla ne dünya ihmal edilecek ne de ahiret. İnsanlar kendilerine düşeni yapacak, hep başkaları için yaşamayı âdet ve alışkanlık hâline getirecek; baştakiler de kendilerine düşen vazifelerini yaparak, “Biraz da kendinizi düşünün.” deyip onların tasadduklarına sınır koyabileceklerdir. Toplum olarak bu seviye yakalandığında, önümüzde hiçbir engelin kalmadığını görecek ve inşâallah içtimaî devr-i daimler içinde Allah’ın, bizim için takdir ettiği saadetli günlerin huzurunu yaşama imkânını bulacağız.
Tevbe kahramanı Ka’b İbn Malik’in, tevbesi kabul edildiğinde malının tamamını tasadduk etmek istemesine mukabil Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yine aynı şekilde davranmış ve ancak onun bir kısmını kabul etmiştir.
Misaller çoğaltılabilir. Hepsinde hâkim olan mânâ, her alanda denge vaz etmiş olan İslâm’ın, verme konusunu da ihmal etmemiş olduğudur.