Biraz sonra çadırın etrafında Ma’n İbn Adiy’in sesi duyuldu. İbn Adiy, gür sesiyle Ensar’a sesleniyor ve onlara, “Ey Ensar topluluğu! Huneyn’de geriye çekilip de saldırdığınız gibi bir kere daha şu düşmana saldırıverin.” diyordu. Zira durumun vahameti, içler acısıydı. Yalancı peygamber Müseylime’nin etrafında toplananlar, Allah Resûlü’nün cemaatine saldırıyor ve mü’minleri ateşten bir çember içine almaya çalışıyorlardı.
Bundan sonra olanları, vak’anın şahidi Abdullah İbn Ömer’den (radıyallâhu anhümâ) dinleyelim: “Ebû Akîl’in üzerine bir bez sermiş, ölümünü bekliyorduk. O da son arzuladığı şeye nail olmak için çadırında sessiz bir hâlde yatıyordu. Bu esnada birden çadırın içinde Ma’n İbn Adiy’in sözleri yankılanmaya başladı. Ebû Akîl, bu sözleri duyar duymaz, âdeta hortluyor gibi birdenbire bezin altından fırlayıverdi ve hızlıca çadırdan dışarı süzüldü.”
Nasıl fırlamasın ki, bu sesin sahibi, onun cihad arkadaşıydı. Hep omuz omuza beraberce mücadele vermişler, sırt sırta düşmana karşı kılıç sallamışlardı. O da kendisi gibi ensardandı ve ensarı toparlanmaya çağırıyordu. Yani ortada yerine getirilmesi gereken bir hizmet vardı. Yıllar önce ipi omzunda kazandığı hurmanın yarısını Resûl-i Ekrem’e getiren ve bu sebeple Kur’ân tarafından takdir edilen Ebû Akîl’in böyle bir çağrıya icabet etmemesi düşünülemezdi.
İbn Ömer (radıyallâhu anhümâ), sözlerine şöyle devam ediyor: “Çadırdan çıkan Ebû Akîl, hızla düşman safları arasına daldı. Arkasından, onu durdurmak için yaptığım feryatlarım da fayda vermedi.
– Nereye gidiyorsun?
– Görmüyor musun? Beni çağırıyor.
– Ensar’ı çağırıyor, yaralıları değil.
– Ben Ensar’danım!