Burada dar bir çerçevede, biri Kur’an, diğeri de kâinat kitabı olmak üzere iki kitaptan bahsettik. Mü’minlerin kendileri olmaları, her iki kitabı da daima başlarına taç yapıp aynı mânâda anlayıp kavramalarına ve ikisine de derinlemesine dalmalarına bağlıdır. Her iki kitabın da emirlerine riayet etmenin mükâfatı olduğu gibi, etmemenin de cezası vardır. Ekseriyet itibariyle kâinat kitabına riayet etmemenin cezası dünyada, Kur’an’a riayet etmemenin cezası ise ahirette verilir. Binaenaleyh Kur’an’a iman etmemiş bazı kimseler eğer kâinat kitabının sırlarına vâkıf ise Allah dünyada onları mükâfatlandıracak, ahirette de imansızlıklarının cezasını çektirecektir. Allah’a inanan fakat Kur’an’ın sadece ibadete müteallik meseleleriyle meşgul olup kâinat, kâinatın sırları ve pozitif bilimlerle alâkası olmayan bir kimse ise dünyada mutlaka bunun cezasını görecektir. İmanının mükâfatını ise Allah’ın lütfuyla ahirette alacaktır.
Biz, hem dünya hem de ahiret hayatında mükâfat almayı; başta Râşid Halifeler dönemi olmak üzere, kısmen Emevi ve Abbasi dönemlerinde ve Osmanlının ilk dönemlerinde görüyoruz. Batıda rasathanenin ne demek olduğunun bilinmediği bir dönemde Benî Musa, Bağdat’ta çoktan kendi rasathanesini kurmuştu. O dönemde Batılı devletlerin kralları, İslâm ülkelerine giden seyyahlarına, oradaki rasathanelere gidip Güneş ve Ay tutulmalarının ne zaman olacağını öğrenmelerini istiyorlardı.
İşte biz o dönemde ilimde ve fende böyle en öndeydik. Çünkü o dönemde iki kitap müşterek mütalâa ediliyordu. Kur’an’ın, “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler!”197 fermanı, duyarlı dimağlarda hemen karşılığını buluyordu.