Bir diğer husus da şudur: Devirler ve asırlar geçtikçe, insanlar ülfete dalarak Kur’an’ın dilinden anlamaz hale gelebilirler. Hâlbuki onlar, bilhassa mağduriyet ve mazlumiyete uğradıkları zaman Kur’an’a müracaat etme, yaşadıkları asırda Kur’an’ın kendilerine nasıl ışık tuttuğunu araştırma ve bulma mecburiyetindedirler. On sekizinci asra girerken İslam âlemi bir darbe yemiş, Kur’an’ı bilmemezliğiyle bir badireye yuvarlanmış ve bir ölçüde çözülmüştü. Böyle bir çukura düşünce çokları küfre yuvarlanıp gitmişti. O gün ancak kalbi uyanık kimseler, “Yeniden Kur’an’a müracaat etmek lâzım” diyerek Kur’an’a yönelmişlerdi. İşte o zaman hakikatlere yeniden bir kez daha yönelme zamanı gelmişti. Binaenaleyh Allah (celle celâluhu), bir dönemde muvakkaten bizim mağlubiyetimize hükmetmişti, ama aynı dönemde yetişen bazı insanlar, Kur’an’ın bu asrı konuştuğunu ve konuşturduğunu anlamış ve gelecekte bir daha bu türlü darbelerle yıkılmayacak dinamikleri bulmuş ve onlara sarılmışlardı. Bunlar, bizim için hep bir ümit kaynağı olmuştur.
Sözün burasında son olarak, olup biten hâdiselerle meselemizi teyit etmek istersek, son yıllarda hâdiseler bütün hızıyla –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– inanan gönüllerin arzu ettiği istikamette gelişmeye başlamıştır. Bunda kimsenin zerre kadar tereddüdü olmamalı. Ancak bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur ve yol üzerinde derin sular vardır. Bunların da bir bir aşılması lâzım. Bedir, Müslümanların muvaffak oldukları bir zaferdir ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oradan ayrılırken, arkada, amcasının oğlu Ubeyde İbn Hâris’le beraber 14 şehit bırakmıştır. Daha sonra karşısına Uhud ve Hendek gibi badireler çıkmış ve çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’yı kaybetmiştir. Evet, bunlar karşınıza çıksa dahi eşya ve hâdiselere O’nun gözüyle bakmak ve O’nun gördüğü neticeyi görmek lâzımdır.