Burada ribhin ticarete, ticaretin ribhe isnadı hakikat değil, mecazdır, çünkü kazanç elde eden, ticaretin kendisi değil, ticareti yapandır. Hidayet, insanın içine girdiğinde bir canlı gibi ona varlığını hissettirmektedir. Yani hidayette olan insan, biri kendi öz varlığı, diğeri de elde ettiği hidayet olmak üzere âdeta iki varlık gibi yaşamaktadır. Dalâlet içinde olan insan da, biri kendisi diğeri de dalâlet içinde bir dalâlet olmak üzere iki varlık gibi yaşamaktadır. Şimdi, onların ticaretinde, hareketli levhaların yer değiştirmesi gibi hidayet süratle dalâletin yerine, dalâlet de süratle hidayetin yerine geçmektedir ve bu mübadelede hiçbir şey kazanılmamaktadır. Şöyle ki, burada فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ “Onların ticaretleri kâr etmedi.” beyanının yerine, mesela فَمَا رَبِحَوا في تِجَارَتِهِمْ “Onlar ticaretlerinde bir şey kazanmadılar.” denilseydi kat’iyen bu resim ve bu canlılık görülemeyecekti.
Evet, Kur’ân bu üslubuyla bir canlılık sergilemektedir. Öyle ki burada hidayetle dalâlet âdeta nöbet değiştiriyor gibi yer değiştirmektedir ve işte bu mübadele işine ticaret denilmektedir; ama bu ticaret esasen herhangi bir kazanç getirmemektedir.
Ticarete isnadın mecaz olarak kullanılması ve bunun altında ticaret yapan münafıkların durumunun kastedilmesi çok yerindedir. Esasen onlar bidayette selim bir fıtrata ve hanif bir ruha sahiptiler. Evet bu, onlarda bir istidat hâlinde vardı. İkinci olarak, münafıkların ön saflarda bulunanları daha ziyade Yahudiliği ve Hıristiyanlığı benimseyen Araplardandı. Bunlar hem geçmiş dinleri hem kendi dinlerini hem de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geleceğini çok iyi biliyorlardı. Bu itibarla ruhlarında peygamber mesajını alacakları âna kadar hidayet şuuru da vardı ve sadece Sahib-i Hidayet (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldiği zaman kibriti çakıp meşaleyi tutuşturma işi kalmıştı.