Evet, işte onlar böyle bir hidayet potansiyeline sahip bulunuyorlardı. Ne var ki, Sahib-i Hidayet geldiğinde bunu vermiş, karşılığında dalâleti satın almışlardı. Eğer onlar selim fıtratlarını bozmasalar, tehevvüd, tenassur veya temeccüs etmeselerdi, geçmiş kitaplarda geleceği bahsedilen, intizar ettikleri o Zat geldiği zaman O’nu kabul ederek hidayete tam nâil olacaklardı. Ancak onlar, kibre, gurura kapılarak potansiyel hidayeti verip karşılığında dalâleti satın almışlardı; satın almış ve bu mübadelede hiçbir kazanç temin edememişlerdi. Aslında onlar gerçek hidayeti hidayet görmemişlerdi.
Evet onlar, “bilkuvve mühtedîn” idiler. Ama asla “bilfiil mühtedîn” olamamışlardı. Şayet bu kimseler ellerindeki imkânları değerlendirselerdi bilfiil o hidayeti de duyup hissedeceklerdi. Ama onlar Sahib-i Hidayet’e sırtlarını dönmüş ve kendi minik ışıklarını da karartmışlardı.
[1]Tirmizî, îmân 18; Ebû Dâvûd, sünnet 1; İbn Mâce, fiten 17.