O, kendini yerin tek vârisi bilir ve gözü dünya hâkimiyetindedir. “Gün doğusundan gün batısına kadar bizimdir.” sözü, onda idealleşir ve bu uğurda ölüm, hayatın en tatlı gayesi, en sevimli neticesi hâline gelir. “Şimdiye kadar çok muzaffer oldum. Artık benim için Hak yolunda ölenlerin eriştiği yüce saadetten başka bir şey kalmadı. Gayrı, akacak kanımın değeri bu olsun.” duygusuyla öne atılır. Ordusu zafere yürürken, kendisi de Yüceler Yücesi’ne kanat çırpıp yükselir ve beşikten o âna kadar içinde taşıdığı mânâya bir kere daha tercüman olur: “Attan inmeyesüz!” Bu aydınlık tufanı, Lazar’ın ve Miloş’un ülkesini de sardıktan sonra, Balkanlar’ın ona mezar olmasının ne ehemmiyeti var..!
Asker millet, elinde taşıdığı meş’ale ile her tarafı aydınlatma yolundadır. Mızrağının ucunda taşıdığı ışıkla, en ücra yerlere koşar insanlık için; onun saadeti ve aydınlığa ermesi uğruna dağlara tırmanır, denizlerle boğuşur, surları göğüsler, bir yıldırım gibi milletlerin beyninde çakar; zulmü ve zalimi tarumar eder.
Geçilmez zannedilen surlar ve yüksek burçlar onun karşısında toz duman olur, erir. Mütekebbir ve mağrur başlar, huzurunda iki büklüm hâle gelir. Kılıç çalışı, gökte ve yerde velvele meydana getirir. Tuğuna ve sancağına cihan selam durur. O âbide ruh için dost selam durur, düşman selam durur.
Muvakkat bir kadirşinaslığı içinde Monstesqieu: “Bu millet olmasaydı tarih olmazdı.” der. Asker millet için, bu hüküm doğru fakat eksiktir. Zira bu millet, şahidi bulunduğu yüce âlem ve büyük dava itibarıyla, tarihin de, medeniyetin de kurucusu ve koruyucusu olmuştur.