İnsanda hep iyinin ve güzelin nüveleri vardır. Kötünün ve çirkinliğin nüveleri yoktur. Şehvet, öfke ve intikam gibi şeyler bile bir bakıma, dolaylı güzellikler için fidanlıklar hükmündedir. Ancak, şurası da unutulmamalıdır ki, müsbet-menfi her şeyde görülen güzellik, bir terbiye mahsulü olduğu gibi, bizzat insanın insan olması da yine, bir terbiyeye müsteniddir. Akıl, irade ve iç müşâhedeye bütün fonksiyonlarını eda ettirecek bir terbiyeye… İnsanı, hayvanî mevcudiyetin fevkine çıkaran, onu illî kanunlara göre cereyan eden tabiat karşısında otonom yapan, sonra da onu, “Mutlak, Hür ve Muhtar” olan bir mevcuda bağlayan ayırıcı özellik onun aklî bir varlık olmasında, irade ve iç müşâhedeye mâlik bulunmasında aranmalıdır.
Akıl, felsefî tarifiyle: “Kanun ve prensiplerden hareket ederek, umumî olandan hususî hâlleri çıkaran bir kabiliyettir.” Hayvanla insan arasındaki mahiyet farkının temelinde de, bilhassa bu faal akıl gözükmektedir ki, bu da insanlığa has bir nimettir.
İnsanı insan yapan âmillerin başında akıl gelir; ne var ki o, mükemmelleştirilmiş şekli ve olgunlaştırılmış hâliyle değil de, basit ve kapalı olarak insana verilmiştir. İnsan, kendisi ile hayvan arasındaki bu mahiyet farkını geliştirerek, inkişaf ettirme mecburiyetindedir. Akıl, iç ve dış dünya arasında kordon durumuna gelip, vicdanla birleşince apayrı bir hüviyet alır. Buna şayet “bulunuş”la “buluş”un birleşmesi denecekse, vicdan da, amelî bakımdan hüküm veren, hareket ve istikametimizi gösteren “akıl” durumuna gelir. Aklın zihinleşip, kendi vazifesini eda etmesinde en son gaye, en ulvî ideal ise, Allah mârifetine ermektir. Bu mârifete eren akıl veya zihin, kemale vâsıl olmuş ve vicdanî mükellefiyetlerin de altına girmiş demektir.