İçeriğe geç

İnsanı insan yapan hususlardan biri de onun hürriyetidir: Yani, kendi hareketlerini kendinin tayin etmesi, faal bir akla, “otonomiye” mâlik olmasıdır. Bu sayede insan, canlı-cansız bütün tabiatın fevkine çıkar; hareketlerini kontrol etme ve hesabını verme kabiliyetini kazanır. İnsanı makine gören ve onun iradesini inkâr edenlerle, çok sathî ve banal görüşlü bir kısım pozitivist ve materyalist çevrelerin, kayda değmeyen mütalaaları bertaraf edilecek olursa, hürriyet ve insan iradesi hesaba katılmadan, ne ahlakîliği, ne de laahlakîliği izah etmek mümkün değildir.

Demek ki, insanda hür ve muhtar bir yönün, yani, tabiattaki kanunlar tarafından tayin edilmeyen bir cihetin mevcut olduğunu ve bunun da ahlaka mesnet teşkil ettiğini kabul etmek, bir yüce âleme muhatap olma, sonra da böyle bir muhatap olmaya terettüp eden mükellefiyetleri yerine getirme; dış telkin ve iç müşâhede ile iyiyi, kötüyü tefrik etme gibi durumlardan ötürü zarurî görülmektedir.

Daha sonra, dış âlemle alakalı kavrayışlar ve iç imtisaslar2 –mânâların nurdan hüzmeler hâlinde vicdanda mâkes bulması ve doğrulanması– imkân âleminin verâsına menfezler açar ki, bu devrede insan, içinde yaşadığı mekân buudlarından yukarılara doğru yükselme hisseder. Aklın cevelanı, iradenin kararlılığı ve müşâhedenin sağlamlığına göre “miraç” diyeceğimiz böyle bir husus, her fert için bahis mevzuudur ve her fert elindeki kâse ve içindeki kevsere göre bundan hissedar olur.

Bunun ötesinde ise, en kâmil dimağların, en muhteşem iradelerin ve en derin iç müşâhede ve zevk sahiplerinin ulaştığı bir nokta vardır ki; o da, varlığımız arkasında varlığını, irademizde iradesini, hissimizde bildirip erdirmesini bize duyuran ve bizi bu neşveye erdiren muhteşem Yaratıcı’nın eşsiz güzelliğini müşâhede etmektir.

34