Mevzu ile alâkalı olarak bir misal daha vermek gerekirse; bizler ilim telâkkisi konusunda da ifratlardan kendimizi kurtaramamışızdır. Şöyle ki, Mustafa Reşit Paşa’nın, Auguste Comte’nin sadık bir talebesi olmaya soyunduğu Tanzimat yıllarında biz, ilimde batıdan daha pozitif olmuşuzdur. Şüphesiz pozitif metodun ilimde tartışılmaz bir yeri vardır; ancak pozitif mülâhaza, suistimal edilmezse, ilmîliğin televvünlerinden sadece biridir. Ama aydınımız bu konuda da ifrat etmiş ve yanlış yapmıştır. Bu konuda, Attila İlhan’ın söylemiş olduğu bir sözü nakletmek istiyorum. O, bir televizyon programında, “Tanzimat’tan bu yana Türkiye’de işleri hep aydınlar bozmuş, arkadan halk gelip onu düzeltmiştir.” demişti.
Evet, ilim çok önemlidir, bu yüzden dinimiz de ona büyük ehemmiyet atfeder. Ancak ilim, ne sadece aklî yollarla elde edilen şeyler ne de “havass-ı selîme” dediğimiz duyu organlarının ihsasıyla ulaşılan neticelerdir; bunların yanında o, mütevatir haberi de kapsayan geniş bir referans alanına sahiptir. Bu itibarladır ki eğer ilim vahyin tayfları altında şekillenmez ve Allah’a teslim olmazsa, ilim müesseseleri günümüzde olduğu gibi farklı mecralara kayar ve kendisinden bekleneni eda edemez. Hatta belli ölçüde bu müesseseler devletin istikrarına, milletin ümidine indirilmiş birer darbe olabilir. Netice itibarıyla, her şeyi, kıymeti miktarınca kabullenmek ve değer atfetmek çok önemlidir.
Son olarak bir hususa daha işaret etmek gerekirse; biz millet olarak tarihten bugüne çok istidat ve kabiliyetli insanların başını yemişizdir. Yıllardır ülkemizde bir kaht-ı ricalin yaşanması da Cenâb-ı Hakk’ın bize vermiş olduğu bir ceza sayılabilir.