Hoca, komünizmin revaçta olduğu bir dönemde, ilâhiyat fakültelerinin birinde konferans veriyordu. Dinleyenlerden bazıları masonluk mu daha tehlikeli, komünizm mi? diye bir soru sordular. Bunlardan bazıları, bir “cemiyet-i sırriye” olması itibarıyla, “Masonluğun Allah belâsını versin.” diyorlardı. Diğerleri de kan döküp, kan içmesi açısından “Allah komünizmi yerin dibine batırsın.” diye homurdanıyorlardı. Eğer Hoca komünizm daha kötüdür dese bunlar itiraz edeceklerdi. Yok masonluk daha kötüdür deseydi, öbürleri “Alın ağzınızın payını..” diyecek ve berikilerin yüzüne bakıp güleceklerdi. Bunun üzerine Hoca: “Onların iyi ya da kötü olması önemli değil, önemli olan bizim cehaletimiz ve Müslümanlığı bilmeyişimizdir.” demişti.
Buna, Üstad’ın, “Bizim hastalıklarımız” dediği şeyler de diyebiliriz. Evet bizim hakikî düşmanımız ve bizi yiyip bitiren hastalıklar, cehalet, fakr u zaruret ve tefrika gibi problemlerdir ki, bunlar bizim için en korkunç düşmandır.16 Nitekim biz, tarih boyu hasımlarımızla yaka paça olmuş, kavga etmiş ve sonuçta Allah’ın inayeti ile hepsinin üstesinden gelmişizdir. Hatta dünyanın, “hasta adam” kabul ettiği dönemde bile, Çanakkale’de iki yüz bine yakın insanı şehit vermiş, bu korkunç baskını, bu müthiş işgali ve istilâyı durdurmuşuzdur ama cehalet, fakirlik ve tefrikaya yenik düşmüşüzdür.
O hâlde, bizim, “En büyük düşmanımız şu mu, bu mu?” dememizi, bir mânâda abes kabul ediyoruz. Zira düşmanlık onların karakterinin gereğidir ama bilindikleri takdirde zarar veremezler. Bugün güçlü görünebilirler; ama görünmek başka, olmak başka şeydir. Onların kuvveti vâhi ve mukavemetsizdir. Önemli olan yurdun asıl sahiplerinin imanlı ve uzun soluklu olmalarıdır. Aksine şu muzır, bu muzır deyip şununla-bununla meşgul olmaya kalkarsak, kendi hizmetlerimizi aksatırız; onların da sonu gelmez.